İnce Hastalık Veremin Tarihçesi

İnsanlık tarihi kadar eski olan verem, tarih boyunca en çok can alan hastalık oldu. Batılılar ona Beyaz Ölüm (White Death), Beyaz Veba (White Pleque) ve binlerce insanın yaşamını sonlandırdığı için Ölümün Kaptanı (Captain of Death) adını taktılar; Türk insanının dilindeki karşılığı ise İnce Hastalık ya da Duman oldu. 1900’lere dek dünyayı kasıp kavuran ve bulaşıcı olduğu bilinmeyen bu illet hastalık, 20. yüzyılda geriledi ama yakın dönemde yeniden küresel bir tehdit haline geldi. Çünkü vereme neden olan “Mycobacterium tuberculosis” basili suda, çayırda, doğada hemen her yerde bulunmaktadır. Hatta tıpkı milyarlarca diğer insan gibi sizin vücudunuzda bile! Diğer enfeksiyonlu hastalıklarda olduğu gibi, vücudunuza girer girmez hemen aktif hale gelmiyor. Aylarca hatta yıllarca hastalık yapmadan beklemede kalıyor. Geçim sıkıntısı, gıdasızlık ya da dengesiz beslenme, uykusuzluk, yorgunluk, içki ve sigara, rutubetli ve karanlık ev yaşamı gibi koşulların vücut direncini düşürdüğü anları sabırla bekleyip sonra hamleye geçiyor.

Evrimsel kökeninin yaklaşık 15.000 yıl önceye dayandığı tahmin edilen tüberküloz basilinin insanoğluna ilk olarak hangi tarihte bulaştığı net olarak bilinmiyor. Ancak İsrail’in Hayfa kenti yakınındaki neolitik dönemden kalma Alit-Yam köyündeki 9.000 yıllık insan kalıntılarındaki ve Almanya’da Heildelberg yakınında bir mezardan çıkartılan 10 bin yaşındaki bir iskeletin omurga kemiklerindeki verem izleri insanoğluyla veremin tanışmasının ne kadar önceye dayandığını bizlere gösteriyor. Vereme neden olan bakteri ise insanoğlundan çok daha uzun süredir yerkürenin istenmeyen konuğu.. Doğada, suda, çayırda hemen her yerde bulunan basilin yaşı 300 milyon yıldan daha fazla. İnsanlara bulaşması ise sığırların evcilleştirilmesiyle başlamış oldu. Yemek için büyük baş hayvan beslemeye başlayan insanlar, bunların sütü ve etiyle ilk kez sığır tipi verem basili olan “Mycobacterium Bovis” ile karşılaştılar. Yine de tüberkülozun bu ilk döneminde hastalığın yayılma seyri oldukça düşüktür. Çünkü kalabalık nüfusa sahip yerleşim birimleri henüz tarih sahnesine çıkmamıştır.

Yerleşik düzene geçişin hızlanması ile birlikte tüberküloz daha sık görülmeye başlamıştır. Örneğin MÖ 3000-2400 tarihlerine ait pek çok Mısır mumyasında verem bulguları gözlemlenmiştir. MÖ 1550‘ye ait Ebers papirüsünde ise ayrıntılı verem tarifleri ve tedavi önerileri vardır. Hastalıktan Eski Ahit’te de bahsediliyor. Verem Antik Çağ’da “phitisis” (sönme) adıyla biliniyordu ve Hipokrat tarafından bulgu ve belirtileri net şekilde tanımlanmıştı. Yine de tedavi yöntemleri oldukça şaşırtıcıydı. Hastalıktan kurtulmak için 10-15 bardak kaynatılmamış, inek ya da eşek sütü içilmesi, günde 10’dan fazla yumurta yenmesi, içine kurt karaciğeri, eşek eti sosu, domuz dili kurusu, bal karıştırılmış geyik tırnağı katılan şarap içilmesi; erkek çocuğu doğurmuş esmer kadının sütünün içilmesini öneriyorlardı. Daha sonraları, karanlık yerde yaşamanın hastalığa iyi geldiği düşüncesiyle veremliler mağaralarda mum ışığı altında zamanlarını geçirmeye başladılar. Tabiki bu yöntemler hiçbir işe yaramadı.

Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un hekimi olan Galen, 174 yılında tüberkülozu ateş, terleme ve hemooptizi (kanlı balgam) belirtileriyle tanılıyor ve temiz hava, süt, egzersiz ve deniz seyahati tavsiye ediyordu; Latincede “consummatio’ (tükeniş) olarak adlandırılmıştı verem hastalığı. İbni Sina 11. yüzyılda “El-Kanun fit-tıb” adlı eserinde, veremin insandan insana bulaştığını yazmıştı.

Ortaçağ Avrupa’sında veba, tifüs, çiçek ve hatta cüzzam hastalıkları daha yaygındı. Akciğer vereminden daha çok “skrofulus” denen lenf bezi veremi görülmekteydi. İngiltere Kralı VIII. Henry’nin oğlu VI. Edward 15. yüzyılda veremden öldü, Fransa kralı IX. Charles da bu hastalıktan hayatını kaybetti. Avrupa’da nüfusun artışıyla paralel olarak bulaşma da artıyordu. Ama tedavi yöntemleri ne yazık ki bilimsel olmaktan hala çok uzak bir konumdaydı. Tıpkı veba gibi veremin de günah işleyen insanlara Tanrının gönderdiği bir ceza olarak bakılıyordu. Hastalığa neden olan şeytanın insanın içinden çıkarılması için hastayı kusturmak, terletmek, kanını akıtmak ve bağırsaklarını lavman ya da müshil ile temizlemek gerekiyordu!

Sanayi Devrimi Verem Salgınını Körüklüyor
Tüberküloz çok eskiden beri bilinen bir hastalık olmasına karşın, Sanayi Devrimi’yle birlikte insanların kentlerde yoğun ve kötü koşullarda yaşamaya başlamasıyla beraber salgın haline dönüştü. Kalabalık şehirler ve yoksulluk salgınları körüklüyor, verem salgınları barınma ve beslenme sorunlarında çırpınmakta olan  savunmasız insan yığınlarını dalga dalga vuruyordu.

 Manchester’daki fabrikalarda çalışan göçmen İrlandalıların çoğu, Sanayi Devrimi’nin kötü barınma ve beslenme koşulları altında genç yaşta veremden ölmüştü. Eşi de tüberkülozdan ölen DuBois bu duruma şöyle isyan ediyordu: “Verem epidemisi kapitalist toplumun insafsız emek sömürüsünü nedeniyle ödemek zorunda olduğu kefarettir.”

Hastalığın önemli belirtisi yüksek ateş, eski çağlardan beri bilinmekteydi. 1710’da Alman fizikçi Fahrenheit termometreyi icat etti; fakat yarım metrelik bu cihaz ateşi ancak rektumdan ölçebildiği için 1868 yılına kadar klinik anlamda kullanıma giremedi. Stetoskopun mucidi olan Fransız doktor Laennec, veremli hastaların muayene bulgularını ve ölen hastaların otopsilerinden elde ettiği bulguları 1766’de “Tüberküloz Üzerine İncelemeler” başlığı altında yayınladı (“tüberküloz” sözcüğü Latince bir sözcüktü ve ilk kez kullanılmaktaydı). Tarihin bir cilvesi olsa gerek, kendisini de aynı akıbetten kurtaramayan Laennec 1820’da tüberkülozdan hayatını kaybetti.

Verem 1800’lere kadar hızla yayılmış, Batı Avrupa’da hemen hemen enfekte olmayan insan kalmamıştı. Batı Avrupa’daki ölümlerin % 25’inin nedeni veremdi. O yıllarda verem Batı Avrupa dışında o derece yaygın değildi. Örneğin 1880’lerde Rusya’da oldukça seyrek rastlanıyordu. Amerika kıtasına ise sömürgeciler tarafından getirilmişti bu hastalık. Buffalolarla neredeyse içi içe yaşayan Amerikan yerlilerinin sığırlardan geçen vereme karşı bağışıklıkları vardı. Ama sömürgecilerin Avrupa’dan getirdikleri gerçek vereme karşı en ufak bağışıklığı olmayan Amerikan yerlileri, tıpkı çiçek mikrobundan olduğu gibi kısa sürede hastalanmış ve büyük kayıplar vermişlerdi.

Tedavi yöntemleri kimi zaman korkunç, kimi zaman ise gülünçtü. Sebebi bilinmeyen hastalık, fırsatçılar için de elbette bir rant yöntemi oldu ve dolu şarlatanlar türedi. Kan alma, müshil verme, lavman, eter gibi tedaviler uygulanmaktaydı. Örneğin İngiltere’de ünlü bir hekim Thomas Sydenheim veremin tedavisi için “atla gezinti’ tavsiye ediyordu. Fransız Devrimi’nde Lavoisier’nin idamına karar veren Dr. Jean-Paul Maral, kendi adını verdiği, içinde aslında yalnızca kalsiyum fosfat bulunan özel bir solüsyonu pazarlıyordu! Taze insan kanı içme gibi korkunç metotlar bile denendi. Hatta bu amaçla İspanya’nın Andalucuia bölgesinde 8 yaşındaki bir çocuk kaçırılıp, koltuk altı bıçakla kesildi ve buradan akan taze kan zengin bir verem hastasına içirildi. Cerrahi tedavi olarak da “pulmoner kollaps” (akciğerin hasta kısmının söndürülmesi) yöntemi uygulanmaktaydı.

Hastalığın yüzyıllardır insandan insana bulaştığı bilindiği halde, bu durum bilimsel anlamda bir türlü kanıtlanamamıştı. Fransız hekim Jean Antoine Villemin, 1865’te Paris Tıp Akademisi’nde bütün özelliklerini saptayarak ilk kez veremin bulaşıcı olduğunu öne çıkardı.

1850’de Hermann Brehmer tarafından tüberküloz tedavisi için Silezya’nın bugün Polonya sınırları içinde olan Sokolowsko (Gobersdorf) köyünde tarihteki ilk sanatoryum(verem kliniği) açıldı. Temiz hava, iyi beslenme, zengin bir diyet, hafif egzersiz ve dinlenme vaat eden tüberküloz sanatoryumları, 19. yüzyıl sonlarından itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaştı. Bundan en çok yararlanan ülke, yüksek dağlara ve temiz dağ havasına sahip İsviçre oldu. Neredeyse tüm veremli zengin hastaların ilk durağı artık İsviçre’ydi. Dünyada ilk verem savaş dispanseri 1887 Edinburg’da Robert Philips tarafından kuruldu. 1899’da Amerika’da deniz seviyesinde ilk verem hastanesi açıldı.

19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük tehdit olan tüberküloz en çok kalabalık şehirleri vurmaktaydı ve Berlin bir numaralı kurbandı. Yeni doğan her üç bebekten biri veremden kaybediliyordu; 25-40 yaş aralığında ölen her iki kişiden birinde ölüm nedeni veremdi. Üstelik bu yüzyılda birçok ünlü sanatçı da veremin kurbanları arasındaydı. Moliere, Anton Çehov, Franz Kafka, Frederic Chopin, Frederich Schiller, Paganini gibi birçok ünlü sanatçının veremden ölmesi nedeniyle verem ile zeka arasında doğrudan bağlantı kuranlar bile olmuştu. Örneğin “Üç Silahşörler”in yazarı olan Alexandre Dumas Fils, olmadığı halde kendisinin de tüberküloz hastası olduğunu ima eden yazılar kaleme aldı. Kanadalı gazeteci Andrew Nikiforuk, 19. yüzyılda veremden ölen sanatçıların sayısının Toronto kentinin telefon rehberinden daha kalabalık olduğunu söylemektedir

Veremin Tedavi Edilebilir Bir Hastalık Haline Gelmesi
1870-1871 Prusya-Fransa savaşında askerlerin yaralarındaki mikrobik etkenleri bulan ve 1876’da şarbon mikrobunu keşfeden Dr. Kobert Koch (1843-1910), 1880’de Berlin’de Kraliyet Sağlık Dairesi Bakteriyoloji Laboratuvarı direktörlüğüne getirildi ve çalışmaları için gerekli metod yöntemini de bu büroda geliştirdi. Dr. Koch hastaların dışkılarından alınan materyalde mikroskop altında tüberküloz bakterisini gösterdiği gibi, aynı materyalden bir deney tüpünde üretmeyi ve deneysel olarak hastalık bulaştırdığı hayvanlarda da aynı mikroorganizmayı göstermeyi başardı. Dr. Koch, 24 Mart 1882’de tüberküloz basilini bulduğunu ilan etti. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) daha sonra bu tarihi Dünya Tüberküloz Günü ilan etmiştir. Koch bu çalışmasıyla 1905’te Nobel ödülüne layık görüldü.

1895’te X ışınlarının keşfi verem teşhisinde büyük çığır açtı. Bu sayede sanatoryumlar bakteriyolojik ve fluoroskopik incelemelerin yapıldığı tüberküloz tedavi ve araştırma merkezleri haline geldi. 1921’de Paris’te Pasteur Enstitüsü’nde Calmette ve Guerin isimli araştırmacılar verem aşısını geliştirdiler. Hastalık yapma potansiyeli olmayan verem mikroplarından yapılan bu aşı, BCG (Basille Calmette Guerin) olarak bilinir.

Aynı yıl Paris’te tüberkülozlu annelerden doğan 600 bebek BCG ile aşılandı ve bu bebeklerden hiçbiri daha sonra hastalanmadı. 1943’te PAS, 20 Kasım 1944’te Amerika’da Selman Walksman tarafından Streptomisin, 1952’de İsoniasid INH. 1957’de Rifampicin gibi peşe etkili birçok antibiyotik bulundu. Bunların kullanıma girmesiyle üçlü tedavi standart haline geldi, tedavi süresi 18-24 ay olarak belirlenmiş oldu.

50’li yıllara gelindiğinde verem artık büyük ölçüde tedavi edilebiliyordu. 60’lı yıllarda tüberküloz artık kesin olarak tedavi edilebilir bir hastalıktı ve hastalar ayakta tedavi olabiliyordu. Tedavi süresi de bir yıla kadar düşmüştü. 80’li yıllarda tedavi 3 aya kadar indirildi ancak tekrarladığı anlaşılınca yeniden 8-12 aya uzatıldı. Sonuçta verem önemli bir hastalık olmaktan çıktı ve bütün dünyada görülme oranlan azaldı. Özellikle gelişmiş ülkelerde tamamen kontrol altına alındı.

20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde tüberküloz beklenmedik şekilde yeniden yükselişe geçti. Önce Haiti, Jamaika gibi Karayip adalarında başladı ve diğer yerlere sıçramakta gecikmedi. Dünya Sağlık Örgütü 1993’te tüberkülozun yeniden bir küresel tehlike olmaya başladığı gerekçesiyle acil durum ilan etti. Bugün veremin geri dönüşünde başlıca üç neden üzerinde duruluyor: Önemsememe, bakterinin ilaçlara direnç geliştirmesi ve bağışıklık sistemini baskılayan bir virüs olan HIV. Ayrıca BCG aşısının yalnızca çocukluk çağında koruyucu etkisi var: yetişkinlerin akciğer tüberkülozunda etkili bir koruyuculuğu söz konusu değil.. Eskiden yalnızca sosyo-ekonomik durumu kötü olan insanlarda görüldüğüne inanılan verem günümüzde her insanda görülebilmektedir. Dengesiz ve sağlıksız beslenme, ağır ve stresli yaşam koşulları, fazla alkol ve sigara kullanımı, madde bağımlılığı, kortizon ve immunsüpresif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaç kullanımının yaygınlaşması, aşırı ruhsal ve bedensel yorgunluklar tüberkülozun yeniden küresel bir tehdit haline gelmesinin diğer en önemli nedenleri arasındadır.

Bugün dünya nüfusunun üçte birinin verem mikrobuyla karşılaşmış olduğu tahmin ediliyor, Bu da  yaklaşık 2.5 milyar insan demek... Bunların % 10’unda gelecekte hastalık görülmesi bekleniyor. Her yıl % 95’i az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 8 milyondan fazla yeni verem hastası diğerlerine katılıyor. Peki verem öldürür mü? Aslında hastalığı ciddiye alma ve doğru tedavi yöntemiyle verem düşünüldüğü kadar öldürücü bir hastalık değil. Doğru tedaviyle % 95 oranında iyileştirilebilen verem, hastalar ideal tedaviyi alamadıklarından dünyada yılda 3 milyon civarında can kaybına neden oluyor. Dünyada ölüm nedenleri arasında 5. sırada bulunan verem,  tüm ölümlerin % 7’sinden ve gelişmekte olan ülkelerdeki ölümlerin % 26’sından sorumludur. Bu verilere göre verem, her yıl diğer enfeksiyon hastalıklarının (AIDS, diyare, sıtma ve diğer tropikal hastalıkların) toplamından çok daha fazla insanı öldürmektedir. Tedavi edilmeyen bir tüberküloz hastasının her yıl 10-15 kişiye hastalık bu taşıdığı göz önüne alınırsa, veremin ne kadar büyük bir küresel tehdit haline geldiği çok daha iyi anlaşılabilir.

Comments